Skip to main content

Türkiye Toryumda Yeni Bir Aşamaya mı Geçiyor?

TENMAK–Copenhagen Atomics mutabakatı bize ne kazandırabilir; Türkiye bu işbirliğinde toryum tedarikçisi mi, teknoloji ortağı mı olacak?

Yaşar Başkaya · Bağımsız Araştırmacı Yazar 

7Eylül 2026’da Türkiye’nin nükleer enerji geleceği açısından dikkat çekici bir gelişme yaşandı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığına bağlı Türkiye Enerji, Nükleer ve Maden Araştırma Kurumu (TENMAK), Danimarkalı Copenhagen Atomics ile toryumun yeni nesil nükleer teknolojilerde kullanılması konusunda bir mutabakat zaptı imzaladı.

İlk açıklamalar oldukça iddialıydı. Türkiye’de nükleer yakıt standartlarını karşılayabilecek toryum bileşiklerinin üretilmesi, yerli sanayinin ve araştırmacıların çalışmalara katılması, Copenhagen Atomics’in “Onion Core” adı verilen ergimiş tuz reaktörü teknolojisinin Türkiye’nin araştırma altyapısı, insan kaynağı ve sanayi kabiliyetleri açısından değerlendirilmesi hedefleniyor. Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar da çalışmanın ileride ticarileşebilir bir ürüne dönüşmesini beklediklerini söylüyor.

Buraya kadar haberin kamuoyuna yansıyan tarafını biliyorduk.

Fakat aradan birkaç gün geçtikten sonra Copenhagen Atomics’in yaptığı açıklama tabloya yeni bir boyut ekledi.

Şirket, mutabakatın toryum yakıt tedariki, Türkiye’de uygun sahaların değerlendirilmesi ve düzenleyici hazırlık çalışmalarını da kapsadığını açıkladı. Daha da önemlisi Copenhagen Atomics, Beylikova gibi Türkiye’deki toryum kaynaklarından gelecekte yakıt temin etmeyi, seri üretmeyi planladığı reaktörlerin tedarik zincirinin bir parçası olarak gördüğünü söylüyor.

Bu açıklama önemli. Çünkü artık yalnızca “Türkiye’de toryum konusunda ortak Ar-Ge yapılacak” demiyoruz. Karşımıza daha büyük bir soru çıkıyor:

Bu işbirliğinin sonunda Türkiye tam olarak nerede duracak?

Toryumu çıkarıp işleyen ülke mi?

Copenhagen Atomics reaktörlerinin yakıtını sağlayan ülke mi?

Bu reaktörlerin kurulabileceği ve lisanslanabileceği ülkelerden biri mi?

Yoksa bütün bunların ötesinde, reaktör teknolojisini öğrenen ve zamanla kendi sistemini geliştirebilen bir ülke mi?

Bugün elimizdeki bilgiler bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşeceğini henüz söylemeye yetmiyor. Ama artık soruyu daha doğru sorabilecek kadar bilgi sahibiyiz.

Önce bir şeyi netleştirelim: Türkiye bu işe sıfırdan başlamıyor

Türkiye’nin toryum ve ergimiş tuz reaktörü hikâyesi Copenhagen Atomics ile başlamadı. 2016’da Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulunda alınan kararın ardından TÜBİTAK, nükleer enerji ve yakıt çevrimi teknolojilerinde yetkinlik kazanılması amacıyla çalışmalara başlamıştı.

Aralık 2017’de TÜBİTAK MAM’da yapılan Ergimiş Tuz Reaktörü Teknoloji Belirleme Çalıştayı‘nda hedef oldukça açıktı: Türkiye’de prototip bir ergimiş tuz reaktörü kurmak, teknolojisini edinmek, gerekli özel alaşımları geliştirmek ve yakıt teknolojisine sahip olmak. Çalıştayın sonunda toryum tabanlı, düşük güçlü bir prototip ETR’nin TÜBİTAK bünyesinde kurulması fikri ağırlık kazanmıştı.

Üstelik konu yalnızca kamu kurumlarının gündeminde değildi. FİGES, 2016’dan itibaren ergimiş tuz reaktörleri üzerinde çalışmaya başladı; Avrupa Birliği destekli SAMOFAR projesinde görev aldı ve daha sonra kendi ulusal ETR tasarım çalışmalarını yürüttü. Bugün ThorAtom bünyesinde devam eden çalışmaların geçmişi de buraya uzanıyor. Bu çalışmaların hangi teknolojik olgunluk düzeyine ulaştığı ayrıca tartışılabilir; ancak Türkiye’de yaklaşık on yıldır bu konu üzerinde çalışan özel sektör bilgi birikiminin bulunduğu tartışmasız.

Dolayısıyla Copenhagen Atomics mutabakatını “Türkiye toryumu keşfetti ve şimdi yabancı bir şirketten teknolojisini öğrenmeye çalışıyor” şeklinde okumak doğru değil.

Türkiye’nin elinde zaten bazı önemli parçalar var. Asıl mesele, bu parçaları bir araya getirip çalışan bir teknolojiye dönüştürüp dönüştüremediğimiz.

Üstelik Türkiye’nin elindeki teknoloji, düşündüğümüzden biraz daha ileride

Araştırmayı güncellediğimde karşıma çıkan önemli bulgulardan biri TENMAK’ın yakıt kimyası alanındaki çalışmaları oldu.

TENMAK’ın İstanbul’daki laboratuvarlarında nükleer saflıkta uranyum ve toryum bileşiklerinin üretimine yönelik çalışmalar yürütülüyor. Daha önemlisi kurumun 2024 tarihli mali durum raporunda, ThO₂’den —toryum oksitten— başlayarak ThF₄, yani toryum tetraflorür sentezlendiği açıkça belirtiliyor.

Neden önemli? Çünkü ThF₄, ergimiş tuz reaktörlerinde toryumun kullanılabileceği temel kimyasal biçimlerden biri.

Burada ölçeği birbirine karıştırmamak gerekiyor.

TENMAK’ın yaptığı çalışma laboratuvar ölçeğinde. Bu, Türkiye’nin bugün tonlarca nükleer kalitede ThF₄ üretebildiği anlamına gelmiyor.

Ama şu anlama geliyor: Türkiye “toryumu nasıl reaktör yakıtı haline getiririz?” sorusuna Copenhagen Atomics antlaşması ile ilk kez cevap aramaya başlamıyor. Bu konuda laboratuvar bilgimiz ve altyapımız zaten var.

Beylikova’daki gelişme de artık sadece “geleceğin projesi” değil

Türkiye’nin toryum hikâyesinin başka bir tarafında Eskişehir-Beylikova bulunuyor.

Burada sık yapılan bir hata var. Toryum sanki yer altında tek başına duran, çıkarıp doğrudan nükleer reaktöre koyabileceğimiz bir madenmiş gibi anlatılıyor. Gerçekte durum çok farklı.

Beylikova’daki cevher; nadir toprak elementleri, barit, florit ve toryumun bir arada bulunduğu karmaşık bir yapı. Burada rakamları dikkatli okumak gerekiyor. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının güncel verisine göre Beylikova-Sivrihisar sahasında 694 milyon tonluk, ortalama 788 ppm ThO₂ içeren bir cevher kaynağı tespit edilmiş durumda. Aynı sahada yaklaşık 12,5 milyon ton nadir toprak oksidi (NTO) bulunduğu da Bakanlığın güncel verilerinde belirtiliyor. Dolayısıyla Beylikova’yı yalnızca bir toryum sahası olarak görmek eksik olur; sahanın bugünkü ekonomik ve stratejik öneminin önemli bir bölümünü nadir toprak elementleri oluşturuyor. Yani sıkça yanlış anlaşıldığı gibi “694 milyon ton toryum”dan söz edilmiyor; 694 milyon ton, toryumun da içinde bulunduğu toplam kompleks cevher kaynağını ifade ediyor.

Madencilikte “kaynak” ile “rezerv” aynı şey değil. Kaynak, jeolojik verilerle varlığı ve yaklaşık miktarı belirlenen mineral oluşumunu ifade ederken; rezerv denildiğinde teknik, ekonomik ve diğer koşullar dikkate alınarak işletilebilirliği ortaya konmuş bölümden söz edilir. Bu nedenle Beylikova’nın büyüklüğünü değerlendirirken yalnızca 694 milyon tonluk toplam cevher miktarına değil, içindeki nadir toprak elementlerinin ve toryumun miktarına, tenörlerine, ayrıştırma verimine, üretim maliyetine ve ekonomik olarak ne kadarının kazanılabileceğine de bakmak gerekiyor.  

(Üstteki iki paragraf, kaynak–rezerv ayrımını, güncel ThO₂ ve NTO verilerini daha açık ifade etmek amacıyla 14.09.2026 tarihinde güncellenmiştir.)

Daha da güncel bir gelişme var. Nükleer Düzenleme Kurumu, 4 Ağustos 2026’da Eti Maden’in Beylikova’daki “Kompleks Cevher, Cevher Hazırlama ve Zenginleştirme ve Depolama Pilot Tesisi”ne işletme lisansı verdi. Yani Copenhagen Atomics mutabakatından yalnızca yaklaşık bir ay önce Beylikova’daki toryum içeren cevherin işlenmesiyle ilgili pilot altyapı düzenleyici açıdan yeni bir aşamaya geçmiş durumda.

Bu gelişme, Copenhagen Atomics’in birkaç gün önce yaptığı “Beylikova gibi kaynaklardan gelecekte toryum temini” açıklamasını daha da anlamlı hale getiriyor.

Nadir toprak elementleri ile toryumu birbirinden ayırmak mümkün değil

Burada Türkiye’nin toryum stratejisinin genellikle gözden kaçan bir tarafına geliyoruz.

Toryum birçok yerde nadir toprak elementleri ile aynı cevher içerisinde bulunuyor. Nadir toprak elementlerini üretmek istediğinizde toryumu da bir şekilde ayırmak zorundasınız.

Eti Maden bunu daha 2019’da düzenlediği Nadir Toprak Elementleri ve Toryum Çalıştayı‘nda açık biçimde anlatmıştı: Beylikova cevherindeki nadir toprak elementlerini ticari ürün haline getirebilmek için toryumun ayrılması gerekiyor; ayrılan toryum ise gelecekte nükleer yakıt olarak kullanılmak üzere depolanabilir.

Dünyada da benzer bir model oluşuyor. Copenhagen Atomics’in Şubat 2026’da Rare Earths Norway ile yaptığı anlaşma tam olarak bunun örneklerinden biri. Norveç şirketi nadir toprak elementlerini üretirken ortaya çıkacak toryuma Copenhagen Atomics gelecekte erişmek istiyor.

Beylikova yalnızca nadir toprak elementi projesi olmayabilir; gelecekte bir nükleer yakıt hammaddesi zincirinin de başlangıç noktası olabilir.

“Toryum üretmek” aslında dört ayrı teknoloji demek

Burada kafa karışıklığını önlemek için bir ayrım yapmak gerekiyor.

Bir. Madendeki karmaşık cevherden toryumu ayırmak.

İki. Ayrılmış toryumu çok yüksek saflığa çıkarmak.

Üç. Bunu ThF₄ gibi reaktörde kullanılabilecek bir kimyasal bileşiğe dönüştürmek.

Dört. Bu bileşiği diğer tuzlarla doğru oranlarda karıştırmak, içindeki nemi ve istenmeyen maddeleri çok düşük seviyelere indirmek, yüksek sıcaklıkta güvenilir şekilde pompalamak ve gerçek bir reaktörde yıllarca kullanabilmek — ki bu bambaşka bir mühendislik alanı.

Copenhagen Atomics’in güçlü olduğu yer özellikle zincirin bu son kısmı.

Şirket bugün ThF₄ dahil yüksek saflıkta florür ve klorür tuzları ürettiğini, bu ürünleri kilogramdan ton ölçeğine kadar sağlayabileceğini belirtiyor. Tuzların içindeki oksijen, nem ve metalik safsızlıkların azaltılması özellikle önemli; çünkü bunlar yüksek sıcaklıktaki sistemlerde korozyonu ciddi biçimde etkiliyor.

Ancak bu durum Copenhagen Atomics’in bir madencilik şirketi olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine şirket kendi açıklamasında, reaktörlerinde kullanacağı toryumu ve başlangıç için gerekli diğer nükleer maddeleri mevcut tedarik zincirlerinden satın aldığını söylüyor. Norveç anlaşması da bunun somut örneği.


Tarafların kabiliyetleri

Türkiye — cevher, ayrıştırma, nükleer malzeme kimyası ve araştırma altyapısının bazı bölümlerine sahip.

Copenhagen Atomics — yüksek saflıktaki tuz kimyasını çalışan bir reaktör sistemine dönüştürme konusunda daha ileri bir mühendislik birikimine sahip.


İşbirliğinin gerçekten tamamlayıcı hale gelebileceği nokta da burası olabilir. Ama bunun mutabakatla nasıl yapılacağı henüz açıklanmış değil.

Copenhagen Atomics gerçekte ne kadar ilerledi?

Copenhagen Atomics’i olduğundan büyük göstermek de küçümsemek de yanlış olur.

Şirket bugün çalışan ticari bir toryum santraline sahip değil. Gerçek nükleer zincir reaksiyonu gerçekleştiren kendi ETR’sini de henüz işletmiş değil.

Şirket kendi açıklamasına göre iki gerçek boyutlu fakat nükleer fisyon yapmayan reaktör prototipi geliştirmiş ve üçüncüsü üzerinde çalışıyor. Ergimiş tuz pompaları, test çevrimleri ve yüksek saflıkta tuz üretimi konusunda ise uzun süredir fiziksel sistemler üzerinde çalışıyor. Bunlar şirketin kendi verdiği bilgiler; ticari reaktör başarısıyla aynı şey olarak değerlendirilmemeli.

Bir sonraki büyük eşik İsviçre. Copenhagen Atomics, Paul Scherrer Institute (PSI) ile BALDER projesini yürütüyor. Planlanan deneyde şirketin reaktör tasarımı gerçek nükleer koşullarda sınanacak. Ancak proje takvimi de ilk öngörülenden geriye kaymış durumda. PSI’nin güncel açıklamasına göre lisans başvurusunun 2026 sonuna kadar yapılması planlanıyor ve ilk deneylerin 2028’den önce başlaması beklenmiyor.

Copenhagen Atomics kâğıt üzerindeki bir fikirden daha ileride. Ama ticari reaktör aşamasına ulaşmış bir şirket de değil. Tam olarak teknoloji geliştirme yarışının ortasında.

Burada toryum konusunda önemli bir ayrıntı var

Copenhagen Atomics’in reaktörü zaman zaman kamuoyunda “toryumla çalışan reaktör” şeklinde anlatılıyor. Bu ifade tamamen yanlış değil ama biraz eksik.

Toryum doğada bulunan haliyle zincir reaksiyonunu tek başına sürdürebilen bir yakıt değil. Önce başka bir bölünebilir maddeyle süreç başlatılıyor; toryum zamanla reaktörde kullanılabilir uranyum-233’e dönüşüyor.

Copenhagen Atomics de kendi güncel teknik yol haritasında ilk test reaktörlerinin ve ilk ticari reaktörlerinin yüzde 5 zenginleştirilmiş uranyumu başlangıç yakıtı olarak, toryumu ise çevresindeki “blanket” yani üretken tuz bölgesinde kullanacağını açıkça belirtiyor. Şirketin uzun vadeli amacı toryumu çok daha etkin kullanan üretken reaktöre geçmek; fakat ilk reaktörler henüz bu aşamada olmayacak.

Bu ayrıntı Türkiye açısından da önemli. Enerji Bakanı Bayraktar, Türkiye’nin toryum kaynakları sayesinde yakıtta dışa bağımlılığın ortadan kalkabileceğini söylüyor. Bu uzun vadeli stratejik hedef olarak anlaşılabilir. Fakat Copenhagen Atomics’in bugün açıkladığı ilk reaktör tasarımına bakılırsa ilk aşamada zenginleştirilmiş uranyuma ihtiyaç devam edecek.

Dolayısıyla “yerli toryumumuz var, yakıtta dışa bağımlılık hemen bitecek” sonucuna varmak için henüz erken. Bunu daha çok ulaşılmak istenen uzun vadeli hedef olarak görmek gerekir.

Peki deney neden Danimarka’da yapılmıyor?

Bu sorunun artık oldukça kesin bir cevabı var. Paul Scherrer Institute kendi sayfasında doğrudan şu soruyu soruyor: “Deney neden Danimarka’da yapılmıyor?”

PSI’nin cevabına göre Danimarka’da bu tür bir nükleer tesisin işletilmesini sağlayacak gerekli hukuki çerçeve ve böyle bir test tesisinin inşasını ve işletilmesini bağımsız biçimde inceleyip onaylayabilecek yetkili lisanslama-denetleme yapısı bulunmuyor.

Bu nedenle Copenhagen Atomics’in gerçek nükleer deneyini İsviçre’de yapması tesadüf değil. İsviçre hem PSI gibi güçlü bir nükleer araştırma merkezine hem de ileri bir nükleer düzenleme sistemine sahip.

Bir reaktör şirketi için yalnızca laboratuvar değil, lisanslanabilir bir ortam da teknoloji geliştirme sürecinin parçası.

Bu açıdan Copenhagen Atomics’in Türkiye ile yaptığı mutabakatta artık açıkça “regulatory readiness — düzenleyici hazırlık” ifadesini kullanması dikkat çekici.

Bu, gelecekte Türkiye’de bir Copenhagen Atomics reaktörü kurulacağı anlamına gelmez. Ama Türkiye’nin düzenleyici altyapısının şirketin değerlendirdiği başlıklardan biri olduğunu artık kesin olarak biliyoruz.

Türkiye Copenhagen Atomics’in ilk lisans kapısı mı olacak?

Hayır; en azından bugünkü bilgilerle bunu söylemek doğru olmaz.

Copenhagen Atomics zaten İsviçre’de PSI ile gerçek nükleer deneyinin lisanslama sürecini yürütüyor. PSI lisans ve güvenlik sürecinden sorumlu olacak; Copenhagen Atomics ise teknik sistemi sağlayacak ve projenin onay, inşaat, devreye alma ve deney maliyetlerinin tamamını karşılayacak. İsviçre vergi mükelleflerinin parası kullanılmayacağı özellikle belirtiliyor.

Bu bilgi iki açıdan önemli. Birincisi, Copenhagen Atomics’in düzenleyici deneyim kazanmak için farklı ülkelerin nükleer altyapısıyla işbirliği yaptığı açık. İkincisi, “şirketin yeterli finansmanı olmadığı için prototipini başka ülkelere finanse ettirmek zorunda olduğu” şeklinde genel bir sonuç çıkaramıyoruz. En azından İsviçre’deki model bunun tersi: nükleer deneyin maliyetini Copenhagen Atomics üstleniyor.

Şirket ayrıca 2025’te Avrupa İnovasyon Konseyi’nden 2,5 milyon avro hibe ve 15 milyon avroya kadar öz sermaye yatırımına erişim hakkı kazandığını açıkladı. Bu kaynakların ticari bir reaktör programını tek başına finanse etmeye yeterli olduğunu söylemek elbette mümkün değil; ancak “şirketin finansal kaynağı yok” iddiasını da doğrulayamıyoruz.

Türkiye mutabakatında maliyetleri kimin karşılayacağı ise hâlâ açıklanmış değil.

Teknoloji transferi olacak mı? İşin düğüm noktası burada

Bence anlaşmanın Türkiye açısından en önemli bilinmeyeni bu.

Copenhagen Atomics’in kamuya açıkladığı standart ticari modeline baktığımızda şirket kendisini klasik bir santral sahibi olarak görmüyor. Model kabaca şöyle: Yatırımcı veya santral sahibi araziyi ve izinleri sağlıyor, tesisi ve türbini kuruyor, lisansları alıyor ve santrali işletiyor. Copenhagen Atomics ise reaktör modüllerini ve yakıtı sağlıyor. Üstelik yakıtın mülkiyetini de kendisinde tutuyor.

Şirketin standart son kullanıcı sözleşmesi de yazılım, patent, ticari sır ve know-how dahil fikrî mülkiyet haklarını Copenhagen Atomics’te tutuyor ve müşteriye sağlanan sistemleri kullanmak üzere sınırlı bir lisans veriyor.

Bundan şu sonucu çıkarabiliriz: Copenhagen Atomics’in normal ticari modeli, reaktör teknolojisinin fikrî mülkiyetini müşteriye devretmek üzerine kurulu değil.

Fakat burada önemli bir sınır var. Bu belgeler Copenhagen Atomics’in genel ticari koşullarını gösteriyor; TENMAK ile 7 Eylül’de imzalanan mutabakatın teknoloji transferi hükümlerini göstermiyor. Mutabakatın tam metni kamuoyuna açıklanmış değil.

Dolayısıyla “teknoloji transferi var” diyemiyoruz. Ama aynı şekilde “kesinlikle teknoloji transferi yapılmayacak” da diyemiyoruz.

Türk mühendisleri Copenhagen Atomics’in reaktörünü kullanmayı mı öğrenecek, yoksa reaktör geliştirmeyi mi? Bu ikisi aynı şey değil.

Bir reaktör satın almakla reaktör yapmayı öğrenmek aynı şey değil

Bir otomobili satın alıp kullanabilirsiniz. Bakımını da zamanla öğrenebilirsiniz. Hatta bazı parçalarını kendi ülkenizde üretmeye başlayabilirsiniz. Ama bunların hiçbiri tek başına motoru tasarlayabileceğiniz anlamına gelmez.

Nükleer teknolojide fark çok daha büyük.

Türkiye Copenhagen Atomics reaktörlerinde kullanılacak toryumu çıkarıp ThF₄’e dönüştürür, reaktörün bazı parçalarını üretir, tesisin lisanslanmasını sağlar ve reaktör Türkiye’de çalışırsa bunun elbette ekonomik ve teknolojik değeri olur. Fakat bu durum tek başına Türkiye’yi reaktör teknolojisine sahip ülke haline getirmez.

Teknoloji kazanımı ancak Türk mühendisleri tasarımın içine girerse, sistemin neden o şekilde tasarlandığını öğrenirse, malzeme ve güvenlik hesaplarını yapabilir hale gelirse, test altyapısı Türkiye’de kalırsa ve birkaç yıl sonra yabancı ortağa ihtiyaç duymadan kendi sistemini geliştirebilecek bir mühendislik ekosistemi oluşursa gerçek anlamına ulaşır.

Bu nedenle TENMAK–Copenhagen Atomics işbirliğinin başarısını ileride yalnızca “Türkiye’de reaktör kuruldu mu?” sorusuyla ölçmemek gerekir. Daha önemli soru şudur:

Proje bittiğinde Türkiye bugün yapamadığı hangi şeyi kendi başına yapabilir hale geldi?

TENMAK böyle bir reaktör projesinin içinde yer alabilir mi?

Bu konuda da bazı iddiaları güncel bilgilerle yeniden değerlendirmek gerekiyor.

TENMAK’ın mevzuatı nükleer teknoloji Ar-Ge’si, teknoloji edinme, üretim, test, yerlileştirme, kamu ve özel sektörle ortak projeler yürütme gibi oldukça geniş yetkiler veriyor. Üstelik teoriyle sınırlı değil.

Nükleer Düzenleme Kurumu 6 Ağustos 2026’da, yani Copenhagen Atomics mutabakatından yaklaşık bir ay önce, TENMAK’ın İstanbul yerleşkesindeki 5 MW ısıl güce sahip TR-2 araştırma reaktörüne işletme lisansı verdi.

Dolayısıyla “TENMAK’ın mevzuatı araştırma reaktörü işletmesine izin vermiyor” şeklinde genel bir hüküm mevcut durumla bağdaşmıyor. Ancak bundan “TENMAK isterse yarın Copenhagen Atomics reaktörünü kurabilir” sonucu da çıkmaz. Yeni ve farklı bir nükleer test reaktörü ayrıca NDK’nın saha, tasarım, inşaat ve işletme dahil gerekli izin süreçlerinden geçmek zorunda.

Ticari nükleer santral tarafında ise Türkiye Nükleer Enerji A.Ş.’nin (TÜNAŞ) görevleri çok daha açık biçimde tesis kurma, işletme, lisans alma, mühendislik, test, yerlileştirme ve teknoloji edinimi üzerine tanımlanmış durumda.

Dolayısıyla Copenhagen Atomics projesi ileride gerçekten bir nükleer tesise dönüşürse TENMAK, TÜNAŞ ve NDK arasındaki görev paylaşımının nasıl kurulacağı da açıklığa kavuşturulması gereken konulardan biri olacak.

Peki finansman?

Bu da şimdilik cevapsız.

TENMAK’ın 2026 yılı toplam bütçesi yaklaşık 3,36 milyar TL. Ancak bu bütçe yalnızca Copenhagen Atomics veya nükleer reaktör araştırmalarına ayrılmış değil; kurumun bütün enerji, maden, nükleer, bor, nadir toprak ve diğer araştırma faaliyetlerini kapsıyor.

Mutabakat kapsamında kurulacak tesis olup olmadığı, varsa maliyeti, finansmanın Copenhagen Atomics tarafından mı, TENMAK tarafından mı, başka kamu kuruluşlarınca mı veya özel sektör yatırımcısı tarafından mı sağlanacağı açıklanmış değil.

Bu nedenle mevcut bilgilerle “TENMAK’ın parası buna yetmez” demek de, “finansman hazır” demek de mümkün değil. Bunu öğrenmek için mutabakatın uygulama projelerinin ortaya çıkmasını beklemek gerekecek.

Peki neden Copenhagen Atomics?

Araştırmanın ilerleyen aşamasında benim için en ilginç sorulardan biri bu oldu. Çünkü dünyada ergimiş tuz reaktörü geliştiren tek şirket Copenhagen Atomics değil.

Örneğin Hollanda-Fransa merkezli Thorizon, 2026’da Hollanda’nın nükleer araştırma kuruluşu NRG PALLAS ve diğer kurumlarla PIONEER adlı nükleer demonstratörün Petten’de kurulması için bir yol haritası oluşturdu. NRG PALLAS, demonstratörün işletilmesi ve lisans kapsamındaki güvenlik sorumluluğunu üstlenmeyi planlıyor.

Ancak burada önemli bir teknik fark var. Thorizon’un yakın dönem hedefi öncelikle mevcut hafif su reaktörlerinden çıkan plütonyumu ergimiş klorür tuzlarında kullanmak. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı belgelerine göre kapalı toryum çevrimi şirket için daha sonraki olası gelişme yollarından biri. Dolayısıyla Thorizon bugün Copenhagen Atomics gibi doğrudan toryum merkezli bir geliştirme stratejisine sahip değil.

Fransa’daki Stellaria ise başka bir yaklaşım izliyor. Geliştirdiği hızlı nötronlu ergimiş tuz reaktörünün uranyum, plütonyum ve toryum dahil farklı yakıtlarla çalışabileceğini belirtiyor. Şirket, Cadarache’da araştırma reaktörü ve ergimiş tuz yakıt sentez tesisini içeren ALPHA projesi için Aralık 2025’te resmî kuruluş izni başvurusunu yaptı. Ancak Fransa nükleer güvenlik kurumu ASNR’nin Ağustos 2026 tarihli güncel bilgisine göre teknik inceleme, şirketten istenen ek bilgiler beklenirken halen askıda. Yani Stellaria da düzenleyici sürece girmiş olmakla birlikte henüz bu eşiği geçmiş değil.

Bu iki örnek bize şunu gösteriyor: Copenhagen Atomics tek seçenek değil. Ama buradan “Thorizon veya Stellaria kesinlikle daha iyi seçim olurdu” sonucunu da çıkaramayız. Çünkü hangi şirketin Türkiye’ye ne tür bir ortaklık, ne kadar teknoloji paylaşımı, hangi maliyet ve hangi fikrî mülkiyet koşullarını önerdiğini bilmiyoruz.

Üstelik Bakan Bayraktar Türkiye’nin farklı yeni nesil reaktör projelerini paralel olarak değerlendirdiğini özellikle söylüyor. Dolayısıyla Copenhagen Atomics’in Türkiye’nin seçtiği tek ve nihai teknoloji olduğunu varsaymak da doğru olmaz.

Ama soru geçerliliğini koruyor: Copenhagen Atomics hangi ölçütlerle bu işbirliğinin ortağı oldu? Toryum merkezli yaklaşımı mı? Tuz teknolojisindeki birikimi mi? Modüler reaktör konsepti mi? Türkiye’ye sunduğu ticari şartlar mı? Yoksa başka nedenler mi? Bunları henüz bilmiyoruz.

Bir de Türkiye’nin kendi ETR çalışmaları var

Bu sorunun Türkiye açısından başka bir boyutu daha bulunuyor.

FİGES ve daha sonra ThorAtom’un 2016’dan beri ergimiş tuz reaktörleri üzerinde çalıştıkları, SAMOFAR projesine katıldıkları, 2016–2017 döneminde TÜBİTAK MAM’a ETR ve toryum konusunda yol haritası sundukları kamuya açık kaynaklarda görülüyor. TÜBİTAK da 2017’de kendi prototip hedefini ortaya koymuştu. TENMAK yakıt kimyası üzerinde çalışıyor. Eti Maden Beylikova’yı geliştiriyor. NDK düzenleyici tarafta. TÜNAŞ’ın görevleri arasında nükleer tesis, mühendislik, test ve teknoloji edinimi bulunuyor.

Bütün bunları yan yana koyunca ister istemez şu soru doğuyor:

Türkiye’de bu çalışmaların tümünü ortak hedefe bağlayan bir ulusal ETR ve toryum teknoloji yol haritası var mı?

Benim ulaşabildiğim kamuya açık kaynaklarda kurumların sorumluluklarını, kilometre taşlarını, hedef tarihlerini ve birbirleriyle ilişkisini tek bir çerçevede gösteren güncel bir yol haritası göremedim.

Bu durum “Türkiye’de kesinlikle koordinasyon yoktur” demek için yeterli değil. Kamuoyuna açıklanmayan kurumlar arası çalışmalar bulunabilir. Ancak başka bir şeyi söylemek mümkün: Koordinasyon varsa bile kamuoyu açısından görünür değil. Ve stratejik bir teknoloji programında bunun açıklığa kavuşması gerekir.

Örneğin Copenhagen Atomics ile görüşmelere giderken Türkiye’de yıllardır bu teknoloji üzerinde çalışan özel sektör kuruluşlarının, üniversitelerin ve ilgili araştırma gruplarının görüşleri alındı mı? Başka ETR geliştiricileri karşılaştırıldı mı? Hangi ölçütlerle? Bunların cevaplarını bilmiyoruz. Sorulması ise son derece doğal.

Yeni açıklama mutabakatın anlamını biraz değiştiriyor

7 Eylül’de yalnızca Türkiye tarafının açıklamasına bakıldığında anlaşmanın ağırlığı yerli toryum bileşiği üretimi + Ar-Ge + sanayi işbirliği gibi görünüyordu. Copenhagen Atomics’in sonradan yaptığı açıklamayla üç yeni ifade eklenmiş oldu: yakıt tedariki, saha değerlendirmesi ve düzenleyici hazırlık.

Bu üç kelimeyi küçümsememek gerekiyor.


Yakıt tedariki — Copenhagen Atomics’in Türkiye’yi gelecekteki toryum tedarik zincirinin parçası olarak gördüğünü gösteriyor.

Saha değerlendirmesi — ilişkinin yalnızca laboratuvar çalışmalarıyla sınırlı kalmayabileceğini düşündürüyor.

Düzenleyici hazırlık — Türkiye’deki nükleer lisanslama ortamının şirket açısından değerlendirileceğini ortaya koyuyor.


Fakat bunların hiçbiri henüz “Türkiye’de Copenhagen Atomics prototipi kurulacak” anlamına gelmiyor. Şirket böyle bir planı kamuoyuna açıklamış değil. Aynı şekilde NDK’ya böyle bir reaktör için yapılmış kamuya açık bir lisans başvurusu da bulunmuyor.

Mutabakat artık sadece akademik bir toryum araştırması olarak görülemeyecek kadar geniş görünüyor; fakat bir reaktör yapım sözleşmesi olarak tanımlanabilecek noktada da değil.

Türkiye bu işbirliğinden ne istemeli?

Buraya kadar araştırdığımız bütün ayrıntıları bir kenara bırakırsak mesele aslında oldukça basit hale geliyor.

Türkiye’nin toryumu var. Cevheri işleme konusunda geçmişten gelen bilgisi var. Beylikova’da büyüyen bir nadir toprak endüstrisi var. TENMAK’ın nükleer malzeme laboratuvarları ve araştırma reaktörü var. Üniversiteleri var. FİGES/ThorAtom gibi bu alanda yıllardır çalışan özel girişimleri var. NDK gibi bağımsız düzenleyicisi var. TÜNAŞ gibi nükleer tesis ve yerlileştirme görevleri bulunan bir şirketi var.

Copenhagen Atomics’in ise Türkiye’de henüz yeterince geliştiremediğimiz başka yetenekleri var: yüksek saflıkta tuz üretimi, ergimiş tuz pompaları ve test sistemleri, gerçek boyutlu prototipler, belirli bir reaktör mimarisi ve bu sistemi nükleer deneye götürme çabası.

İyi tasarlanmış bir işbirliği bu iki birikimi gerçekten tamamlayabilir. Ama bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini anlamak için imza törenlerine değil, birkaç yıl sonra ortaya çıkacak kalıcı yeteneklere bakmak gerekiyor.

Birkaç yıl sonra sorulması gereken sorular

Türkiye nükleer kalitede toryum tuzlarını endüstriyel ölçekte üretebilir hale geldi mi?

Türk şirketleri kritik reaktör parçalarını üretebiliyor mu?

Türk mühendisleri tasarım ve güvenlik hesaplarına hakim mi?

NDK yeni nesil bir ETR’yi bağımsız biçimde değerlendirecek bilgi ve deneyimi kazandı mı?

Türkiye’de yeni test altyapısı oluştu mu?

Ve en önemlisi: Türkiye daha sonra kendi ETR tasarımını geliştirmek isterse bunu yapabilecek bilgi birikimi ülkede kaldı mı?

Başarının ölçüsü bence bunlar olmalı.

Sonuç: Toryumu satmak mı, teknolojiye dönüştürmek mi?

TENMAK–Copenhagen Atomics mutabakatı ne küçümsenecek kadar önemsiz ne de bugün bazı haber başlıklarından anlaşılabileceği gibi Türkiye’nin toryum reaktörü sorununu çözmüş bir anlaşma. Henüz yolun başındayız.

Copenhagen Atomics’in de çalışan ticari bir nükleer reaktörü yok. İlk gerçek nükleer deneyini en erken 2028’de yapmayı planlıyor. Teknolojisinin ekonomik, güvenli ve ticari ölçekte başarılı olup olmayacağı henüz kanıtlanmış değil.

Ama tam da bu nedenle içinde bulunduğumuz dönem önemli olabilir. Bir teknoloji tamamen olgunlaşıp piyasadan satın alınabilir hale geldikten sonra ona sahip olmakla, teknoloji henüz geliştirilirken öğrenme sürecinin içinde bulunmak aynı şey değil.

Türkiye 2017’de ETR çalışmalarına başlarken gerekçesini zaten böyle tanımlamıştı: gelişmekte olan bir ileri reaktör teknolojisine başından dahil olmak. Dokuz yıl sonra yeniden aynı kavşağın önündeyiz. Bu kez masanın karşısında Copenhagen Atomics var.

Şirketin son açıklaması Türkiye’den yalnızca bilimsel işbirliği beklemediğini gösteriyor. Yakıt tedariki, Beylikova gibi toryum kaynakları, saha değerlendirmesi ve düzenleyici hazırlık da gündemde. Bu kötü bir şey olmak zorunda değil. Türkiye büyük bir nükleer teknoloji endüstrisinin tedarik zincirinde güçlü bir oyuncu haline gelebilir. Ama tedarikçi olmakla teknoloji sahibi olmak aynı şey de değil.

Dolayısıyla önümüzdeki dönemde takip etmemiz gereken asıl soru “Copenhagen Atomics Türkiye’de reaktör kuracak mı?” sorusundan daha büyük.

Bu işbirliğinin sonunda Türkiye ne öğrenecek, ne üretecek ve hangi teknolojiyi artık kendi başına geliştirebilir hale gelecek?

Bir gün Copenhagen Atomics Türkiye’den ayrıldığında geride yalnızca satın alınmış reaktörler ve toryum satış sözleşmeleri kalıyorsa, bunun adı başarılı bir ticari işbirliği olabilir.

Ama geride laboratuvarlar, test sistemleri, nükleer yakıt teknolojisi, yerli üretim zinciri, yetişmiş mühendisler, lisanslama tecrübesi ve kendi reaktörünü geliştirebilecek bir mühendislik ekosistemi kalıyorsa, o zaman çok daha farklı bir şeyden söz ederiz: teknoloji kazanımından.

Türkiye’nin toryum meselesinde asıl stratejik hedefi de bence bu olmalı.

Çünkü yer altında toryuma sahip olmak jeolojik bir avantajdır. Onu saflaştırıp nükleer yakıta dönüştürmek sanayi yeteneğidir. O yakıtı güvenli biçimde kullanacak reaktörü geliştirebilmek ise teknoloji sahibi olmak demektir.

Türkiye’nin asıl sınavı da toryuma sahip olmak değil, toryumu teknolojiye dönüştürebilen ülke olmaktır.